10 Ekim 2012 Çarşamba

Prof. Dr. Erol Kurubaş,Devlet Teröristle Görüşür Mü? ,

13 Eylül 2011’de MİT ile PKK arasında yapılan bir görüşmenin ses kaydı ortaya çıktı. Oslo’da beşinci kez yapıldığı anlaşılan görüşme, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu ve PKK’lı Sabri Ok, Kongra-Gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar ve koordinatör ülke temsilcileri arasında geçiyor. Görüşmede devletin, 2009 Habur olayına ve tüm siyasi riskine rağmen görüşmelerin kesintisiz sürmesinden yana olduğu, PKK’lıların da Öcalan’ın muhatap alınmasını istedikleri görülüyor. Tarafların mutabık kaldıkları bu çerçevede, zaten birçok konuda büyük oranda bir uzlaşı çizgisine gelindiği belirtilerek, artık somut adımlar atılması ve sorunun bir an önce müzakereler yoluyla halledilmesi gerekliliği üzerinde duruluyor. Daha sonra hem DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un (1) hem de Diyarbakır bağımsız Milletvekili Şerafettin Elçi’nin açıklamalarından (2) anladığımız kadarıyla görüşmeler 2006’da başlamış, taraflar Oslo’da en az 4 kez bir araya gelmiştir. 2009 Habur Olayıyla yaşanan kesintinin ardından görüşmeler, düzeyi yükseltilerek (hükümet adına katılım) tekrar başlatılmıştır. Yukarıda sözü edilen görüşme de Temmuz 2010’da yapılan beşinci Oslo toplantısı. Yine Tuğluk ve Elçi’nin açıklamalarına göre, görüşmeler 12 Haziran seçimlerinin hemen sonrasına kadar devam etmiş, “Öcalan’ın yol haritası” denilen bir metin (3) çerçevesinde hazırlanan bir protokol (4) üzerinde de uzlaşıya varılmıştır. Elçi’nin açıklamalarına göre, bu metin İmralı ve Kandil’dekiler tarafından kabul edildikten sonra Başbakan’a sunulmuş, fakat Başbakan bu protokolü onaylamamıştır. Bunun üzerine devlet Öcalan’ın da üzerinde mutabık olduğu bir “Barış Konseyi kurulsun” önerisini getirmiş, fakat Kandil’dekiler bunu bir oyalama taktiği olarak görüp kabul etmemiş ve terör eylemlerini yeniden başlatmışlardır. Tuğluk’a göreyse hükümetin pazarlığa yanaşmayarak “eylemsizlik ve hemen geri çekilme”yi ön şart olarak getirmesi ve pratik adımlar atmaktan kaçınması nedeniyle süreç sona ermiştir. Her ne sebeple sona ermiş olursa olsun, önemli olan böyle bir görüşmenin yapılmış olmasıdır. Birçok kişiyi şaşırtması beklenen bu görüşmeler, ilginç biçimde kamuoyunda pek bir tepkiyle karşılanmadı. Gerçi bu görüşmelerin yapıldığı daha önce özellikle muhalefet partilerince sıklıkla dile getirilmişti. Belki de bu nedenle kamuoyu söz konusu görüşme kayıtlarını duyunca fazla şaşırmadı. Ayrıca bu türden görüşmelerin 1990’ların başlarından itibaren sürekli yapıldığı da konuyla ilgilenenlerin malumudur (5). Fakat yine de yukarıdaki tabloya baktığımızda herhalde ilk akla gelen soru, devletin nasıl olup da terör örgütüyle görüştüğü, bu bağlamda da devletlerin terör örgütleriyle görüşüp görüşemeyecekleri olacaktır. Evet, her devlet resmen ve aleni değilse bile, gayrı resmi ve gizli olarak terör örgütüyle görüşür. Bu bir tür “arka kapı siyaseti”dir. Devletler terör örgütleriyle görüşmemeyi resmen temel ilke olarak ilan etseler de, bu ilke birçok istisnayı içinde barındırır. Devletler sahip oldukları egemenlik anlayışlarının bir sonucu olarak kendisine başkaldıran bir aktörü ilkesel olarak muhatap almak istemeseler de, şartlar gerektirdiğinde görüşmekten de çekinmezler. Gerçekten de, bugüne değin “iç kaynaklı” teröre muhatap olan İngiltere, İspanya, Fransa gibi birçok devlet çeşitli düzey ve biçimlerde terör örgütleriyle görüşmüşlerdir. Çünkü bu yöntem, siyasi riski yüksek olsa da toplumsal maliyeti en düşük ve çözüm açısından en anlamlı olanıdır. Bu yöntemin alternatifi ise, biri diğerine boyun eğdirene çatışmaktır. Burada esas vurgulanması gereken husus, demokratik devletlerin terörist örgütlerle görüşmelerinin sistemin doğasının bir gereği olduğudur. Çünkü rasyonel aktörler olan demokrasiler gücünü halktan aldıkları için tabandan gelen her sese kulak vermek zorundadırlar. Ayrıca demokrasiler kendinden emin sistemler olarak, her görüşün kendini ifade edebileceği siyaset kanallarına sahiptirler. Dolayısıyla demokrasiler, terörist örgütleri de meşru zemine çekebileceğine ve onların taleplerine sistem içinde yer verebileceğine inanırlar. Bir başka deyişle demokrasiler, şiddeti siyasetle ikame edebilecek araçlara sahip oldukları için görüşmelerden hiç çekinmezler. Daha da önemlisi, demokratik devletlerin teröristlerle yaptıkları görüşmeler, oyalama ya da mevzi kazanma amacına değil, soruna çözüm üretme ve o yoldaki vatandaşlarını sisteme dâhil etme amacına yöneliktir. Bu durumda görüşmelerin özellikle demokratik ülkeler açısından daha anlamlı, gerekli ve çözümü daha mümkün kılan bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, demokrasilerde bu türden görüşmeleri zorlaştıran ve sınırlayan iki önemli husus vardır: kamuoyu ve seçim rekabeti. Demokrasilerde kamuoyları duygusal davranma, muhalefet partileri de seçim rekabeti nedeniyle popülist ve çıkarcı davranma eğiliminde olduğu için, “asi ve terörist vatandaşların” oluşturduğu terör örgütleriyle yapılacak görüşmeler gizli olmak zorundadır. Bu açıdan iç kaynaklı terör sorunuyla karşılaşan devletlerin demokratikleştikçe terörle mücadelede görüşmeyi daha etkin bir araç olarak kullanabilecek aktörlere dönüştüklerini söylemek de yanlış olmayacaktır. Fakat devletler demokratikleştikçe nasıl ki görüşmeye yatkın hale geliyorsa, terör örgütlerinin de devletlerin muhatap alabileceği aktörlere dönüşmesi için demokratikleşmesi bir zorunluluktur. Bunun bir göstergesi ve ilk aşaması olarak da, şiddete son vermeleri ve terör eylemlerinden vazgeçmeleri gerekir. Daha sonra -IRA ve ETA örneklerindeki Sinn Fein ve Herri Batasuna gibi- şiddetten uzak duran siyasi yapılar aracılığıyla meşru zeminde meşru yollarla taleplerini dile getirebilirler. Kısacası görüşmelerin anlam ifade edebilmesi, devletin olduğu kadar bu örgütlerin de demokratik araçları kullanabilecek bir yaklaşıma ve yapıya sahip hale gelmelerine bağlıdır. Türkiye örneğinde karşımıza çıkan PKK ile devletin görüşmesini de bu açılardan değerlendirmek mümkündür. Türkiye, demokratikleştikçe siyasal sistemi güçlenmekte, kendine olan güveni artmakta, halkın farklı kesimlerinden gelen taleplere cevap verebilecek bir nitelik kazanmaktadır. Devlet, kendisini var eden halka kuşkuyla bakan, onu yok sayarak onun adına onu yöneten bir aygıt olmak yerine, artık halkıyla konuşan, ona dayanan ve onu yönetime katan bir aygıta dönüşmektedir. Bu bağlamda PKK’nın şiddet ve terör yoluyla yaptığı “kanlı ve vahşi siyaseti”, sözlü ve sivil yöntemlerle ikame edebileceği bir ortam doğmaktadır. O halde neden onlara şartların değiştiği anlatılmasın, neden taleplerini meşru zeminlerde dile getirebilecekleri söylenmesin ve neden çözüm konusunda dövüşmek yerine konuşmak tercih edilmesin? Bununla birlikte, nasıl ki Türkiye demokratikleştikçe Kürt siyaseti ve talepleri meşru zeminde yaşam alanı bulacaksa, Kürt siyaseti de buna uygun biçimde yalnızca demokrasinin gerektirdiği araçları kullanır bir hal almalı. 2000’lerin demokratikleşen Türkiyesinde Kürt siyasetinin ana akımını temsil eden PKK anakronik bir nitelik arz etmektedir ve yapısı ve yöntemiyle 1970’lerin, 1980’lerin siyasi atmosferine ait bir örgüttür. O nedenle artık Kürt siyaseti kendini şiddetten ve terörden arındırmak zorundadır. Bu açıdan BDP gibi yapıların oluşması ve güçlendirilmesi doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu süreçte BDP’nin PKK’lılaşması değil, PKK’nın BDP’lileşmesi gerekir. Yani BDP gibi siyasi yapılar şiddetin değişik türlerini bir araç olarak kullanmaktan mutlaka uzak durmalıdırlar. Aksi halde hem Kürt siyasetinin “görüşülebilir” bir muhatap çıkarması hem de sağlıklı ve verimli bir görüşme zemininin oluşması mümkün olmayacaktır. Sonuç olarak, bir ülke içinde etnik taleplerden kaynaklanan ve fakat şiddet yöntemleriyle ifade edilen sorunlar ancak empati ve karşılıklı güven inşası yoluyla çözülebilir. Bunu sağlayacak olansa görüşmelerdir. Görüşme bir arada yaşamanın en önemli aracıdır. Diyalogsuzluk ve görüşmeme ise önyargıları pekiştirir, nefreti körükler ve sonunda şiddete yol açar. Şiddetse ayrıştırmanın ve ötekileştirmenin aracıdır. O nedenle devlet herkesle görüşür ve görüşmelidir, bu devlet olmanın gereğidir. Ayrıca görüşme dışında bu tip sorunları çözecek tek bir yol vardır: İki taraftan biri yok olana ya da boyun eğene kadar mücadele etme. Bu, pratikte sürekli çatışma ve şiddet demektir. Bu ise zaten denenmiş ve başarısızlığı tescillenmiş bir yöntemdir. O nedenle kimsenin bunu temenni ettiğini zannetmem. 1- Aysel Tuğluk, “Yasemin Çongar’a Açık Mektup!”, Taraf, 26 Eylül 2011. 2- “Şerafettin Elçi: Müzakereler MİT’i de aştı” (Neşe Düzel’in Röportajı), Taraf, 26 Eylül 2011. 3- Yol haritası için bkz. Cengiz Çandar, Dağdan İniş: PKK Nasıl Silah Bırakır?,İstanbul, TESEV, 2011, s. 107-110. 4- Elçi’ye göre bu protokolde anadille eğitim, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması vardı. 5- Devlet-Öcalan görüşmelerinin tarihçesi için bkz. Çandar, s. 56-58.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder